|
Mart 2009
Küresel Kriz ve Şirket Yönetim Politikaları
Şirketlerde 'kriz yönetimi' sözü kulağa hoş geliyor. Ancak; şirket ortaklarına ve yöneticilerine öncelikle şu soruyu soruyoruz: Şirketiniz mi krizi yönetiyor? Yoksa, küresel mali kriz mi şirketinizi yönetiyor? Ne kadar? Nereye kadar?
Aslında dünya aynı sorunları konuşuyor ve benzer sorunlara çözümler arıyor. Türkiye'de işgücü maliyeti ve çevre yatırımları için sağlanan esneklikler dolayısıyla çevre maliyetleri düşük olmakla birlikte, enerji ve ulaşım maliyetleri hala yüksek ve TL'nin değer kaybı ithal girdiler ile ithal malların fiyatlarının artmasına neden oluyor. Tüketici kredilerindeki ve tüketim eğilimindeki azalma da tüketim kalıplarını ve tüketici tercihlerini değiştiriyor, başta alış-veriş merkezleri, süpermarketler, tüketim malları tedarikçileri ve perakende sektörünü zorluyor. Karları düşüren fiyat indirimleri ve satış promosyonları sektörün canlanması için yetersiz kalıyor. Talebi canlandırmanın en önemli araçlarından biri olan reklamın ve reklam harcamalarının pazarlama faaliyetleri içindeki önemi azalıyor. Şirketler kriz ortamında reklam harcamalarında kısmen kısıntı yapmayı tercih ediyor. Sorunlar zinciri; toptancılar üzerinden üreticilere, üreticiler üzerinden de tedarikçilere kadar uzanıyor.
Mali kriz, finansman maliyetlerindeki artış, tüketici kredilerindeki ve taksitli satışlardaki daralma, satın alma gücündeki azalma gibi nedenlerle otomotiv sektöründeki ciddi daralma sebebiyle birçok otomobil üreticisi faaliyetlerini geçici olarak durdurmuş durumda. General Motors'un dahi durumu gözler önünde. Sözkonusu daralma; otomotiv sektörüne girdi sağlayan çelik sanayi gibi alt sektörleri ve zincirleme olarak daha alt sektörleri de etkisi altına almış durumda. Yedek parça üreticileri, toptancıları, ikinci el otomobil piyasası da talep daralması sebebiyle sıkıntı içine giriyor. Aynı nedenlerle benzeri sorunlar, inşaat sektörü ve sektöre girdi sağlayan alt sektörlerde de görülüyor.
İmalat sanayinde kapasite kullanım oranları ve üretim seviyesi sürekli olarak düşüyor, buna karşılık finansman maliyetleri ve işten çıkarmalar artıyor. Ulusal paraların değer kaybetmesi sebebiyle ithal ara girdiler daha pahalı hale geliyor ve imalat sanayinde maliyetler artıyor. Artan maliyetler, azalan rekabet gücü, ihracat piyasalarındaki daralma, ucuz uzak doğu menşeli mallar ve rekabet; imalat sanayini olumsuz etkiliyor. Küresel mali krizin bu ve benzeri "ithal" ve/veya "yapısal" zincirleme etkilerini hemen hemen her sektöre kadar uzatmak mümkün. Küçük ve orta ölçekli işletmeler ile dövzi cinsinden borçlanmış olan şirketler küresel krizin etkilerini çok daha şiddetli hissediyor.
Küresel mali kriz; alıcı ve satıcı sarmalı içinde adeta bir domino etkisi ile yavaş yavaş şirketlerin alım, satım, üretim, tahsilat, ödeme, istihdam güçlerini, imkanlarını, piyasa konumlarını, karlılıklarını, mali/nakit durumlarını, rekabet güçlerini olumsuz olarak etkiliyor. Durumları ve işleri bugün için iyi olan şirketler dahi dışarıdan dalga dalga gelen bu olumsuz koşul ve etkilere karşı stratejik tedbirler alıp, direnmeye çalışıyorlar. Bu tedbirlerin doğruluğundan ve uygulanabilirliğinden, en iyi çözüm olacağından veya varolan iyimserliklerin haklılığından ne kadar emin olunabilir? Küresel mali krizin derinliğini, süresini ve etki alanlarını biliyor musunuz?
Küresel krize karşı şirket yönetim politikalarının dünya uygulamalarına baktığımızda; şirketlerin işletme sermayelerini artırmak, personel çıkarmak, genel yönetim giderlerini azaltmak, üretim maliyetlerini düşürmek, iş süreçlerini iyileştirmek ve verimlilik artışları sağlamak, alım-satım sözleşmelerini gözden geçirmek, yatırımları durdurmak, çevre ve sosyal sorumluluklar ile ilgili maliyetlerini azaltmak, Ar-Ge çalışmalarını nispeten yavaşlatmak, borçları yeniden yapılandırmak, faaliyetleri geçici durdurmak, kapasite ve stok ayarlamaları yapmak, rasyonel hareket etmek, yeniden yapılandırma, hükümetlerin sağladıkları her türden destek ve teşviklerden en iyi biçimde yararlanmak gibi politikalar izlediklerini, bazı şirketlerin de krizden karlı çıkmak gibi iyimser bir beklenti içinde olduklarını gözlemliyoruz. Ancak, buna rağmen, her gün yeni şirketler riski daha fazla hissediyor, zor duruma düşüyor, bazıları iflas bayrağı çekiyor. Dünyaya baktığımızda; bir çok dev şirketin dahi "can pazarında" olduğunu görüyoruz. Neden?
Küresel kriz ortamında şirketler, ortaklar ve yöneticiler için temel sorun; değişen makro ve mikro ekonomik çevrede, değişen koşullara güvenli biçimde uyum sağlayarak, doğru kararları alabilmek ve doğru politikaları daha fazla vakit kaybetmeden uygulayabilmektir. Bunun için ‘krizin doğru yol haritası' özel önem taşıyor. Yanlış yol haritasının şirketleri, ortaklarını ve yöneticilerini istenmeyen yerlere götüreceği apaçık ortada. Şirketi doğru harita üzerinde yanlış konumlandırmak da; kriz döneminde kaynakları israf etmek anlamına gelir.
Bu nedenlerle, şirketler bir yandan mali yapılarını güçlendirmek veya en azından zayıflatmamak, bir yandan rekabet güçlerini artırmak veya en azından zayıflatmamak, diğer yandan da ekonomik çevreden gelen olumsuz etkileri telafi etmek gibi üç yönlü ciddi bir baskı ve bu baskıdan kaynaklanan tehdit altındalar. Ne zamana kadar? Durgunluğun/deflasyonun ardından gelecek, ters yönlü enflasyonun ‘tsunami' etkisi günü kurtarma peşinde olan şirketleri nasıl tehdit edecek? Kriz sırasında ve sonrasında; şirketlerin içinde bulundukları sektörlerde ortaya çıkacak konsolidasyon; oligopolistik yapı, daha büyük ölçekli ve daha düşük maliyetli rakipler ile rekabet zorluğunu da unutmamak gerekiyor. Kriz, teknolojik gelişme, işletme sermayesi yetersizlikleri ve rekabet ile bunların birleşen etkilerinin; tüm sektörlerde yapısal değişikliklere neden olması bekleniyor. Kriz dönemleri sonrasında genellikle, ayakta kalan büyükler daha büyük, küçükler de daha küçük hale gelir. Bu nedenle, tüm sektörlerdeki küçük işletmeler, bireysel işletmeler, imalatçılar, vb ihtisasa yönelmedikleri ve ortak menfaatleri çerçevesinde birleşerek sinerji yaratamadıkları sürece; geleneksel yapının zayıf temsilcileri durumuna düşmek veya 'yok olmak' riski ile karşı karşıya.
Her şirketin durumu, mali yapısı, piyasa konumu, rekabet gücü farklı olduğu için kısa, orta ve uzun dönemdeki politikaları da doğal olarak farklı olmalıdır. Ancak, şirket ortaklarına mutlaka optimal bir "exit" stratejisi oluşturmalarını ve dikkate almalarını öneriyoruz. Gerekli olduğu halde; zamanında düşünemedikleri, zamanında uygulayamadıkları bir "exit" stratejisi için ileride çok üzülebileceklerini hatırlatmak isteriz. Piyasadaki iş adamları daha kötüyü tercih etmezler!
Dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de şirket satın almaları ve birleşmeleri dönemi başlamış durumda. Kendi markasını, kalitesini yaratmış, uluslararası akreditasyonlara uygun mal ve hizmet üreten şirketler için hala bir çıkış yolu var. Yeter ki vakit kaybedelmesin ve geç kalınmasın. Hükümetler dahi bir araya gelip, küresel ekonomik kriz ile mücadelede ortak hareket ediyor. Bunu şirketler neden yapmasın!?
Murat TENEKECİOĞLU
Aralık 2008
Küresel Krizin Ekonomi Politiği
ABD seçimini yaptı, dünyanın tepkisini çeken yeni konservatifleri ve politikalarını red ederken, demokrat beyaz bir kadın başkan yerine, siyah bir başkanı seçmeye öncelik vererek imaj ve umut tazeledi. Sırada ilk kadın başkan seçiminin olduğu mesajını da verdi. Ancak, dünyanın barış, istikrar, ulusal güvenlik, refah, insan hakları ve demokrasi ihlalleri, çevre kirliliği, iklim değişikliği, içilebilir su ve gıda kıtlığı, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, terör, nükleer enerji, ekonomik kriz gibi acil çözüm bekleyen ve biri diğerinden bağımsız olmayan toplumsal sorunları var. Genetik şifrenin çözüldüğü, mikro ve makro kozmosun keşfedilmekte olduğu 21. yüzyılda insanlığın bu utanılası sorunları; yaşadığımız yüzyılın üzerinde en fazla tartışılacak konusunun birey, piyasa ve siyaset arasındaki ilişkilerin ne olması, ne olmaması gerektiğine işaret ediyor.
G20 toplantısında, Bush; piyasaya rağmen, yeni çözümler aranmaması gerektiğini vurguladı. Ancak, birey-piyasa-siyaset ilişkisini değerlendirirken, liberalizmin birey ve siyaset üzerindeki etkilerini özellikle dikkate almak gerekir. Dünyada 1980'li yıllarda uygulanan Reagenizm, Thatcherizm gibi acımasız, katı liberal politikalar daha fazla tasvip görmemiş ve seçmenlerin oyları ile uygulamadan kaldırılmıştı. Baba ve oğul Bush yönetimlerinde ise, yeni liberal politika versiyonları uygulamaya konuldu. 21'inci yüzyılda liberalizmin devam edip edemeyeceği ise; bireylere çok sayıda alternatifler sunmasına değil, bireylerin gerçek anlamda özgürce tercih etme imkanlarının ve satın alma gücü kapasitelerinin olmasına bağlıdır. Bireylerin özgür tercihler yapamadıkları, hukuk, rekabet ve riskin birlikte var olmadığı, bilgi asimetrisi ile malül piyasalar; serbest değil, güdümlüdür ve özel amaçlara hizmet ederler.
George Orwell'in Hayvan Çiftliği'ndeki "tüm hayvanlar eşittir, ancak bazı hayvanlar daha eşittir", Konfüçyüs'ün "sana yapılmasını istemediğini, başkasına yapma", Jean Paul Sartre'nin; "istismar edilip de, istismar edenlere saygı duyanlardan nefret ediyorum" sözleri sorunu yeterince anlatmıyor mu? Peki ya, istismarcılara hizmet edenlere ne demeli?
Küresel Kriz mi?
Kendilerini, piyasaları ve işlemlerini abartıp, aşırı değerleyerek, kar, kar payı, ücret gibi milyonlarca dolar gelir elde eden, toplum üstü marjinal yaşam süren, Wall Street'te konuşlanan başkalarına ait paraları kullanan küresel sermayenin sorumsuz temsilcileri; yatırım bankaları, fonlar, bankerler, üretmeden kağıtlar üzerinden para kazananlar, bunların işlemlerini onaylayıp teşvik eden uluslararası rating ve denetim/audit kuruluşları, siyasetçiler, bürokratlar elbirliği içinde ve göz göre göre, profesyonelce ama bir o kadar da şeffaflıktan uzak biçimde, önce sermayenin uluslararası akışkanlık kazanmasının önündeki engelleri kaldırdılar, sonra piyasaları, borsaları ve ulusal ekonomileri inanılması güç bir maceraya sürüklediler:
Para piyasalarını kilitlediler, dünya borsaları ve borsalarda kayıtlı şirketler yarıdan fazla değer kaybetti, petrol ve emtia fiyatları düşmeye başladı, ulusal ekonomiler durgunluk-enflasyon-işssizlik sarmalı içine girdi. Zaten aksak işleyen uluslararası para sistemini çökerttiler. İnsanlar işlerini, satın alma güçlerini, tasarruflarını, refahlarını kaybettiler, kaybediyorlar, kaybedecekler. Paranın ve parayla oynayanların ahlakının olmadığını, serbest piyasaların kendi kendine işleyemediğini, piyasa ekonomisinin devletin rasyonel ve samimi regülasyonu olmadan ayakta kalamayacağını, piyasalara güvenilemeyeceğini sistemin bir versiyonu olan neo-liberalizmin "ilkesizlik" ile sonlanacağını bir kez daha tüm dünyaya ispat ettiler. Amerikan rüyası balonunu patlatıp, önce Amerikan kabusuna, sonra da küresel kabusa dönüştürdüler. Bunu sorumsuzca ve daha çok kazanmak için yaptılar, küresel refahtan ve insanların mutluluğundan çaldılar! Ulus devletlere ve ulusal ekonomilere başı-sonu belli olmayan ödenmesi çok güç ve kabul edilemez miktarlarda; "faturalar" çıkardılar. Artık, hepimizin bir "krizi" var! Dünyanın neresinde olursa olsun, tüm küçük işletmeler ve aileler geleceklerinden kaygı duyuyor, varoluş mücadelesi veriyor.
Piyasalara güven sağlamak ve kriz ile mücadele etmek adına bulunan çözüm ise, bize daha önce gördüğümüz film senaryolarını hatırlatıyor: siyasetçiler devletleri dolayısıyla da vergi mükelleflerini trilyonlarca dolar borçlandırarak, finans kuruluşlarına ve piyasalara aktarıyor. Gelecek nesiller dahi borçlandırılıyor. Adına da "temsili demokrasi" diyorlar! Neden? Kim kazanıyor? Kim kaybediyor? Tüm dünya el ele neyi kurtarmaya çalışıyor? Bir sonraki krize kadar durum idare mi ediliyor? Bu soruların cevapları ve olan-biten; Soros'un yıllar önce basılan Amerikan Üstünlüğü Hayali isimli kitabında bir senaryo gibi yazılı değil mi?
Kriz ve Türkiye Ekonomisi
Üretimini, satınalma gücünü ve tüketimi birlikte artıramayan, sadece tüketimi teşvik eden, "bugün harca, tüket! Yarın acı çek!" politikaları izleyen, açlık ve yoksulluk sınırı verilerini zorlayarak geleneksel rantçı yapısını koruyan, cari açık veren, yeterli rezervi olmayan, daralan uluslararası piyasalara ihracat yapmak mecburiyetinde olan, sıcak paraya mahkum ve spekülatif para ataklarına açık olan, krizi hafife alan, risk alan, krizin G7 ülkelerinden diğer ülkelere transferine hizmet eden IMF'den medet uman, yerel seçim arefesindeki Türkiye gibi bir ekonomiye "kriz teğet geçer" demek; ya olanı-biteni anlamamak ya da olanın-bitenin üzerini örterek ucuz populizm yapmak değilse nedir?
Ne Olacak?
Bundan sonra piyasalarda ne olacak sorusunun cevabı ise, son derece basit: önce durgunluk, ucuzluk ve işsizlik artacak, ekonomik büyüme duracak, piyasadaki "baloncuklar" iyice patlayacak, ardından varlıklar ile kağıtlar arasındaki değer farkı (market bubble) kamu harcamaları ve kamu finansmanı aracılığıyla yani enflasyon ile azaltılacak, dolayısıyla da ulusal paralar değer kaybedecek, faizler yükselecek, reel ücretler düşecek, "ucuzken alıp, pahalıyken satanlar" bir kez daha kazanacak! Servetler el değiştirecek, bir krizle gelenler, diğer bir krizle gidecek, "altta kalanın canı çıkacak." Kaybeden çoğunluk tüm dünyada siyasal iktidarları, politikacıları sarsacak! Bu bir kehanet mi? Tabii ki hayır! Piyasa ekonomisi kitaplarında böyle yazmıyor mu? Piyasa ekonomisi uygulama tarihi bunları teyid etmiyor mu? Bu nedenle kriz ne kadar sürecek, altın ne olacak, döviz ne olacak sorusunu soranlara sağlıklı uzun ömürler dileriz!
Geleceğin Piyasaları
Üretimin nihai amacı tüketimdir. İnsanın refah ve mutluluğunun en önemli kriteri; tükettiği mal ve hizmetlerdir. Üretmeden tüketmek, uzmanlaşma, işbölümü, iletişim ve adil paylaşım olmadan sürekli ve sürdürülebilir üretim ve tüketim dolayısıyla da refah olmaz. Bu nedenle, bireylerin borçlanarak refah satın almak yerine, rasyonel, adil ve dengeli biçimde üretime katılarak, tüketimden de pay alabilmeleri gerekir.
Ekonomi teorisinde var olan "ceteris paribus"lar teknolojik gelişmelerin etkisiyle hiç olmadığı kadar önem ve ağırlık kazanıyor. Akıl, bilgi ve deneyimi temel alan ve ön plana çıkaran "insan" merkezli yaklaşımlar, piyasalarda; kar amacının "bilgi asimetrisinin" gerisine saklanmasını, şeffaflığın, profesyonelliğin ve sorumluluğun inkar edilmesini kabul etmiyor.
Piyasalarda kaynakların israf edilmeden, minimum maliyetle maksimum çıktıyı alacak biçimde tahsis edilmesi ve kullanılması, performans ve verimlilik artışları sağlanması için gerçek, rasyonel ve samimi bir kamu denetimi ve gözetimi gerekiyor. Hukuk tanımayan ve hukukun üstünlüğüne tabi olmayan, hukuk kuralları içinde işlemeyen piyasa olmaz, güven de vermez. Teknolojik gelişmeler, genetik şifrenin çözülmesi; piyasalarda ürün çeşitlemesine yol açıyor ve hukuksuz ve ahlaksız piyasa olamayacağı gerçeğini yüzümüze vuruyor. Çünkü; hukuk, adalet, etik ve ahlak; çelişkilerle barışık yaşayabilmenin olmazsa olmaz şartıdır.
Genel kabul görmüş hukuk, etik ve ahlak kuralları içinde, dürüst ve adil ticaretin serbest ticarete üstünlüğü pratikte sağlanmadığı sürece, piyasaların küreselleşmesi samimi olmaz, insanlığa hizmet etmez. Bu nedenle, dürüst ve adil ticaret yapan küresel girişimcilere, çokuluslu şirketleri regüle eden, küresel çevreyi koruyan, küresel refahı geliştiren uluslarüstü düzenleyici kurum ve kuruluşlara gereksinim var. Adil ulusal ve uluslararası ticaret için bireylerin sadece tüketici yığınları olarak görülmediği, sadece serbest ticarete, yatırım kurallarına ve yatırımcılara özel imtiyazların tanınmadığı, gerçek samimi ve güven veren bir dünyaya gereksinim var. Geleceğin bireyleri, toplumları ve piyasaları bunları yaşama geçirdiği ve verimlilik/performans artışları ile "maliyetsiz büyümeyi" sağlayabildikleri ölçüde insanların refah ve mutluluğuna hizmet eder ve başarılı sayılabilir.
Doğal seleksiyon; değişime en iyi uyum sağlayan canlı türlerinin varlıklarını sürdürebileceğini söyler. Bu nedenle, günümüz dünyasında sorun; ülkeler arasındaki kültürel etkileşim, ticaret, alış-veriş ve değişim değil, tüm insanlığı tatmin ve mutlu edebilecek, yanılsama yaratan sosyal tasarımlardan arındırılmış, aldatan-aldatılanlar yaratmayan ortak bir kültürün ve küresel refahın yaratılıp geliştirilebilmesidir. Bunun için gerekli olan entellektüel çabaya katılabilmek için insanların önce kendilerini keşfedebilmeleri, bireysel ve sosyal hak, sorumluluk ve özgürlük bilinci içinde profesyonelce ve saydam bir biçimde, hukuk kuralları içinde rasyonel sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla toplumsal yaşama katılmaları gerekir. Bunu sağlamak, gözetim ve özellikle öğrenim yoluyla teşvik etmek sosyal hukuk devletinin temel görevlerinden birisi olmalıdır.
Geleceğin Bireyi
İnsanlık tarihine bakıldığında, insanları ve insanlığı istisnai kılan ve diğer varlıklardan ayıran temel özelliğin ve insanın varoluşunun özünün; düşünce tarihi yani aklın evrimi olduğu görülür. Bu nedenle, insanın hangi seviyede olursa olsun yarattığı değer, kaybolmaz ve toplum içinde birgün yerini ve değerini mutlaka bulur.
Sonraki nesillere iyi, güzel, doğru ve kalıcı değerler bırakmak isteyenler, öncelikle içgüdülerinden kurtulmak, daha sonra da kendileri, toplum ve insanlık için hangi seviyede olursa olsun bir değer üretmek zorundadır. Bunun için ne bilim adamı olmaya ne de "mühim bir zat" olmaya gerek var. "İnsan" olmak yeterli! Karamsar değiliz, "iyiler" mutlaka kazanır ve kazanmalıdır da! Aksi takdirde evrim olmaz!
O halde, insanlığın tüm gayretlerini, yeterlilik ve yetersizliklerini, başarı ve başarısızlıklarını iyi ve kötü tüm eserlerini, büyüklüğünü ve küçüklüğünü, önemini ve önemsizliğini algılamış, kendini bilen ve yaşamı sorgulayan, tüm bilgisini ve yaratıcılığını kararlı ve akıllı bir iyimserlik ve insan sevgisi içinde; kendi mütevazi eylemlerine yansıtmış, insan hakları, cinsiyet eşitliği, dogmatizm, demokratikleşme sorunlarını aşmış, sorumlu, profesyonel, saydam, katılımcı, uyumlu, uzlaşmacı, toleranslı ve herşeyden önemlisi özgür biçimde tek başına dünyayı yansıtabilen insandır geleceğin bireyi. "Soyut" aydın ve entellektüel tiplemelerinin geleceğin bireylerini tanımlayamayacağı aşikardır.
Geleceğin Toplumu
İnsanlık tarihinde, "bilgi" hayattır ve istisnasız her alanda yükselen değerdir.
İçinde bulunduğumuz yeni yüzyılın en karakteristik özellikleri; hızlı teknolojik gelişmeye dayalı olarak, internetin dünya dili haline gelmesi, daha hızlı iletişim, gelişen bilgi toplumu anlayışı, bilgi kirliliği ve yanılsama yaratan müdahaleci tasarımlardan kaynaklanan riskler, bütünleşen piyasalar, dolayısıyla da finans ve teknolojinin ekonomik hegemonyasıdır. Bu gelişmeler günümüzde birey-piyasa-siyaset arasındaki mevcut dengeleri bir yandan bozmakta, bir yandan yeni dengelerin kurulmasına neden olmakta, diğer bir yandan da yeni ve istikrarlı dengelerin kurulmasını zorlaştırmaktadır. Şüphesiz ki; bu "dinamik"gelişmelerin temelinde; bireylerin, piyasaların ve toplumların gelişime açık olma ve uyum sağlama kapasite, yetenek ve süreçleri arasındaki farklılıklar vardır.
Geleceğin toplumu bilgi toplumudur. Bilgi toplumu; başta sosyal hukuk devleti, şirketler olmak üzere sivil toplum örgütleri ve sosyal organizasyonlar vasıtasıyla bilgi toplayan, bilgi üreten, bilgiyi işleyen, bilgiye değer katan, bilgiyi yeniden yaratan, bilgi dağıtım ve paylaşımını geliştiren ve bilgi asimetrisini olabildiğince minimize eden toplumdur. Böyle bir toplumda sorgulama ve demokrasi bilinci ciddi oranda yayılır ve hakim duruma gelir, temsilcilerin ve temsil edilenlerin zaafları azalır, bireylerin mutsuzluğu üzerine kurulu bir birey-piyasa-siyaset anlayışı sürdürülemez hale gelir. Profesyonellik ve şeffaflığın kesişim noktasında, dürüstlük politikası üzerine kurulu siyasi partiler ve seçim kanunları çerçevesinde; temsil ettikleri seçmenleri aldatamayacak siyasetçiler ve bürokratlar arasından yeni tercihler yapılır.
Bilgi ve piyasaların elektronik hıza ulaştığı bir dünyada kamu ekonomisi mevcut hantal yapısını sürdüremez. Dolayısıyla da geleceğin devleti; bireyler ve toplum adına piyasalarda gözetim, denetim ve hukuk mekanizmalarını işleten, katılımcı demokrasiyi geliştiren, daha hızlı, daha şeffaf, daha profesyonel, daha iyi ve daha düşük maliyetle sosyal mal temeline dayalı olabildiğince fazla kamu hizmetini sunan dolayısıyla da yaşam kalitesini artıran "sosyal hukuk devleti"dir. Böylesi bir Hizmet ve Performans Devleti'ne ancak, vizyon ve misyon sahibi politikacılar ve bürokratlar vasıtasıyla ulaşılabilir. Vizyon ve misyon sahibi olmanın temel göstergesi; hamasi nutuklar değil, profesyonellik ve şeffaflıktır. Ancak, profesyoneller katma değer yaratabilir ve yarartıkları bu değeri hem bireysel hem de toplumsal kazanca dönüştürerek, şeffaflık içinde gözler önüne serebilir.
Geleceğin toplumunda; devletlerin zor kullanım gücünden çok, fırsatları eşit ve adil sunma gücü ön plana çıkar. Bu nedenle, aklın, bilginin ve insan sevgisinin sentezi olan gücün, iyi, güzel ve doğrunun önem ve ağırlık kazandığı bir toplumda geleceğin devleti (bürokratı ve politikacısı) müdahaleci olmaktan çok, düzenleyici, düzenleyici olmaktan çok sorun çözücü, sorun çözmekten çok fırsat sunucu olmak zorundadır. Ama, herşeyden önce ve herşeyden çok adil olmak zorundadır.
Sonuç
Bertrand Russel'ın da dediği gibi geleceği düşünmek ussal gelişmenin en önemli belirtisidir. Gelecek bugünden kurulur ve insan yaptığıdır. Tercihlerimizi yaşar, ektiğimizi biçeriz. Tarih; birey-piyasa-siyaset ilişkilerinde yerini ve haddini bilmeyenlerin hayatı bir çok yönüyle ıskaladıklarına tanık olmuştur.
O halde, gün düşünme günüdür: Sorunların kaynağı ve çözümü; birey midir? Piyasa mıdır? Siyaset midir? Birey-piyasa-siyaset arasındaki ilişki ne olmalıdır? Ne olmamalıdır? Bir başka ifade ile geleceğin toplumu kendini nasıl organize etmelidir?
Neden?
Yanılsama yaratan sosyal tasarımlar, propaganda ve müdahaleler olmasaydı, dünya hepimiz için çok daha özgür ve iyi yaşanır bir gezegen olurdu! Ama, "romantizim" de sorunları çözmüyor ki!
Murat TENEKECİOĞLU - Yeminli Mali Müşavir
Şubat 2008
ABD'deki Krizin Türkiye Ekonomisi Üzerindeki Etkileri
Ocak ayı sonunda, TCMB Başkanı "küresel piyasalardaki dalgalanmaların ortasındayız. Her an için sürprizle karşılaşabiliriz. Herkes ihtiyatlı olmalıdır, hesabını kitabını ihtiyatla yapmalıdır" uyarısında bulundu. Çünkü; ABD ekonomisinde; emlak sektöründeki aşırı ve kontrolsüz bir büyüme süreci sonrasında, piyasaların konuta doyması neticesinde ortaya çıkan emlak arz fazlası nedeniyle işler tersine döndü ve ABD ekonomisi krize girdi. Kontrol altına alınamayan bu krizin küresel krize dönüşme riski uzmanlarca sürekli olarak vurgulanıyor.
ABD Ekonomisindeki Kriz ve Küresel Kriz Riski
Gerçekten de ABD ekonomisinde krizin kaynağı olarak gösterilen inşaat ve konut sektöründe ekonomik göstergeler hızla kötüye gidiyor, istihdam azalıyor, işsizlik artıyor. Borsa endeksleri düşüyor, perakende sektörde talep daralıyor, ABD ekonomisi durgunluk içine giriyor, fiyatlar ve karlar düşüyor, enflasyon artıyor, ekonomik büyüme azalıyor, ABD Doları değer kaybediyor. Başta konut kredileri ve borçlar geri ödenmiyor, bankalar tarihi büyüklükte zararlar açıklıyorlar. ABD'de konut fiyatları yaklaşık %30 oranında düşmesine rağmen, konut satışları %26 oranında düştü. Sektörde ucuzluk rağbet görmüyor! FED'in peş peşe faiz oranlarında indirim yapması, sorunu çözmek bir yana kontrol altına almakta dahi yetersiz kaldı. "ABD ekonomisi öksürse, diğer ülke ekonomileri grip olur yatağa düşer" sözü doğruysa ki; amprik olarak doğrudur, hepimiz sıkı duralım ABD ekonomisi zatüre oldu ve yatağa düşmek üzere! ABD ekonomisindeki üretim dünya üretiminin üçte birine eşit ve ABD ekonomisindeki büyümenin dünya ekonomisindeki büyümeye katkısı %50 seviyesinde. Küreselleşme; entegre olmuş ulusal ekonomiler ve piyasalar demektir.
ABD'deki krizin küresel krize dönüşmesi riski ve bankaların tarihi zararlar açıklaması karşısında; küresel piyasalardaki sıcak para ve sermaye NewYork, Londra gibi finans merkezlerine zorunlu dönüş yapıyor ve yara sarıyor. Bu nedenle, ulusal ekonomilerden sermaye çıkışları başlıyor, uluslararası piyasalarda görülen likidite bolluğu dönemi sona eriyor, ulusal ekonomilerde borsa endeksleri düşüyor, talep azalıyor, sanayi üretimi yavaşlıyor, sermaye yeniden "kıt kaynak" haline geliyor. Bunun anlamı; dış finansmanın maliyetinin daha çok artması. Devletler, şirketler ve tüketiciler için "aşırı borç alma sendromu" ile "risk yönetim zaafı" kriz tehdidine dönüşüyor. Dış ticaret açığı rekorları kıran, ürettiğinden daha çok tüketen, dış borçları rekor seviyede olan, döviz rezervleri yetersiz kalan ülkelerin dış borç geri ödemeleri aksamaya başlıyor ve devalüasyon baskısı artıyor. Bu baskı; devalüasyon, durgunluk, enflasyon, işsizlik sarmalına dayalı kriz riski yaratıyor. Sorun bununla da bitmiyor. ABD Dolarının diğer paralar karşısında sürekli değer kaybetmesi, ABD Doları ile işlem gören ham petrol fiyatlarının nispeten ucuzlamasına, dolayısıyla petrol üreten ülkelerin petrol gelirlerinde azalmaya neden oluyor. Bu gelir azalmasını telafi etmek ve kendi ekonomileri üzerindeki enflasyonist baskıyı kırmak için petrol üreten ülkeler, özellikle de Körfez Ülkeleri, kendi ulusal paralarını ABD Dolarına endekslemekten vazgeçmeye ve petrol fiyatlarını artırmaya hazırlanıyor. Bunun anlamı ise, ham petrol fiyatlarının ve ulusal ekonomilerin petrol faturalarının en az %20 oranında artması. Yapılan bir araştırmaya göre, ham petrol fiyatlarındaki %10'luk bir artış; petrol üreten ülkelerin gelirlerinde yaklaşık 150 milyar Dolarlık bir artışa karşılık geliyor. Kısacası, dünya refah dağılımı değişiyor. IMF ve Dünya bankası fazla mesaiye hazırlanıyor.
Bütün bu gelişmeler olurken, Davos Zirvesindekiler dahil, uzmanlar: 2008 yılında dünyada barış, istikrar, ulusal güvenlik, refah, insan hakları ve demokrasi ihlalleri, çevre kirliliği, iklim değişikliği, içilebilir su ve gıda kıtlığı, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, küresel terör, nükleer yarış konularının en önemli gündem maddeleri olacağı konusunda hatırlatmalarda bulunuyor. İngiltere Başbakanı yaptığı bir açıklamada küreselleşmenin güce, baskıya ve zora dayalı bir enternasyonalizme dönüşmesi ihtimalinin altını çizdi. Kısacası, 2008 yılı ekonomik, sosyal, mali hatta her bakımından zor bir yıl olacağa benziyor. Piyasaların her sorunu çözebileceğine inanmak ise, gerçekçi değil!
Türkiye'de Konut Sektörü ve Ekonomimize Etkileri
ABD Ekonomisinde krizi ortaya çıkaran gelişmelerin benzerlerini Türkiye ekonomisinde de görüyoruz:
Türkiye konut talebi ve arzında hızlı talep artışlarının olduğu bir süreçten geçti. Bu süreç, tüketici (konut) kredilerinden ve TOKİ projelerinden destek buldu. Konut sektörü çok iyi, karlı ve canlı bir dönem yaşadı. Bu durum, inşaat şirketlerini daha çok konut üretmek için teşvik etti ve konut arzı daha çok arttı. Buna karşılık, tasarruflarını konut yatırımlarına dönüştüren, konut ve otomobil kredileri kullanan, kredi kartları borçları olan ve taksitli satışlardan istifade eden, yeterli tasarrufları bulunmayan aileler ve büyük tüketici kitleleri daha fazla konut talep edemez hale geldi. Tüketicilerin satın alma güçleri ve imkanları daraldı. Piyasa bir anlamda konuta doydu ve konut arz fazlası ortaya çıktı.
Türkiye'de tüketici kredileri toplamının Şubat 2008'de; yaklaşık 68 milyar YTL olduğunu ve bunun yarısına yakın kısmının konut kredileri olduğunu, kredi kartı borçları toplamının ise, yaklaşık 27 milyar YTL olduğunu hatırlayalım.
Konut sektöründe yaşananlar, genel ekonomideki gelişmelerden bağımsız değil:
Ürettiğimizden daha fazlasını tüketiyoruz, gelirimizden daha fazlasını harcıyoruz. Aradaki farkı borçlanma ile finanse ediyoruz. Cari açık, bütçe açığı ve borçlarımız bunun en büyük göstergesi.
Kağıt üzerindeki enflasyon oranı ile "evdeki" enflasyon oranı aynı mı?
YTL'nin aşırı değerlenmesi; ücretlerin ve maaşların satın alma gücünü arttırdı ve göreceli bir refah etkisi yarattı. Ancak, YTL'nin aşırı değerlenmiş olması sürekli büyüyen dış ticaret açıklarının da temel sebebi.
İhracat artışlarının temel nedeni, ekonomideki verimlilik artışları değil. Geçtiğimiz bir kaç yıl içinde uluslararası piyasalarda görülen likidite bolluğu ve göreceli olarak düşen mal fiyatları ihracat artışları yarattı. Dünyada bu dönem sona ermiş durumda.
Artan dış ticaret açığı, yüksek faizle davet edilen yabancı sermaye (sıcak para) ve dış borçlar ile finanse ediliyor. Toplam borcumuz milli gelirimiz ile yarışıyor. Rezervlerimiz büyük ölçüde gerçek tasarruf artışlarına değil, borçlanmaya ve yabancı sermaye (sıcak para) girişlerine dayanıyor. Rezervlerin ağırlıklı olarak ABD Doları cinsinden olması; ABD Dolarının tarihi ölçüde değer kaybetmesi karşısında kritik önemdeki bir konu.
Türkiye ekonomisi gibi bir ekonomi için bu göstergeler yeteri kadar önemli göstergelerdir.
Türkiye'de bu gelişmeler olurken, iç dinamikleri farklı olsa da, ABD ekonomisi emlak sektöründeki aşırı büyümenin tersine dönmesi ile benzeri gelişmelerden dolayı krize girdi. Emlak sektörünün aktörlerinin; arsa sahipleri, inşaat şirketleri, taşeronlar, kredi veren bankalar, inşaat malzemelerini üretenler ve ticaretini yapanlar, çalışanlar ve konut alanlar, özellikle de borçlanarak konut alanlar (tüketiciler) olduğunu, ekonominin genelindeki gelişmeleri, petrol fiyatlarındaki artışları ve etkilerini dikkate aldığımızda; ekonomik krizin küresel piyasalarda ve ulusal piyasalarda genişleme ve yayılma riskinin büyüklüğünü ve önemini açıkça görebiliriz.
Küresel Kriz, Firmaları, Sektörü ve Ekonomimizi Nasıl Etkiler?
Konut sektöründeki mevcut dalgalanma, sorunların derinleşmesiyle beraber inşaatların, inşaat harcamalarının ve emlak satışlarının hızla azalmasına neden olur. Emek-yoğun bir sektör olması sebebiyle istihdam deposu olan inşaat sektöründe işler tersine döner ve işsizlik artar. Ciddi inşaat maliyetleri ile bir-iki yılda üretilmiş olan konutlar satılamazsa, inşaat şirketlerinin işi ve zaten kısıtlı olan finans yapıları zora girer. İyi lokasyondaki lüks ve pahalı konutlar hariç, konut fiyatları düşmeye başlar. Yüksek fiyatlardan konut yatırımı yapmış olan konut sahipleri zarar ederler, kötü yatırım yapmış, tasarruflarını kısmen kaybetmiş olurlar. Kolay konut kredisi vermiş olanlar tahsilat güçlüğü çekmeye başlarlar. Bu gelişmeler, satın alma gücündeki daralma perakende sektörünü (dayanıklı dayanıksız tüketim malları, moda, hazır giyim, tekstil, kişisel bakım ürünleri, kırtasiye, süpermarketler, alış-veriş merkezleri) ve buna bağlı olarak başta otomotiv ve sanayi üretimini daraltır, ekonomik durgunluğa neden olur. Ekonomik durgunluk; hepimizin yoksullaşması ve kaybetmesi anlamına gelir.
Küresel kriz; bir anlamda doğal seleksiyon demektir. En çok, tedbirsiz yakalananları, borçlu olanları, sermayesiz sermayedarları, geçim sıkıntısı çekenleri ve yoksulları vurur. Kıt kaynak haline gelen küresel sermayenin kullanım maliyetlerinde (dış kredi faizlerinde) artışa neden olur. Aşırı borçlanarak refah satın alınmıyor! Bu noktada, Güney Kore örneğini ve Prof. Fukayama'yı iyi okumakta yarar var!
Ne Yapılmalı?
Gelecek ve gelecekteki riskler bekleseniz de gelir, beklemeseniz de!
Bu nedenle, kriz var mı, yok mu, olur mu, olmaz mı? tartışmaları yerine; birikimlerimizi korumak için, öncelikle kendi yaşadıklarımızdan, ABD'de yaşananlardan ve diğerlerinin deneyimlerinden gerekli dersleri çıkarmak, "sığınaklarımızı" hazırlamak zorundayız. Ekonomideki "hava raporlarına" ve "trafik işaretlerine" uymak gerekir. Bu kapsamda; risklerden uzak durmak, gereksiz harcamaları kısmak, mali gücü aşan gereksiz yatırımlar yapmamak, mecbur kalmadıkça borçlanmamak gerekir.
Şirketlerin profesyonel ve kurumsal olan risk, kriz ve performans yönetim grubu kurmaları, işlerin büyümesine katkısı olmayan veya az olan varlıklarını elden çıkararak daha çok likit hale gelmeleri, başta kur riskleri olmak üzere tüm risklerini olabildiğince minimize etmeleri gerekir.
Hem inşaat firmalarının, hem arsa sahiplerinin, hem konut kredisi verenlerin hem de konut alanların henüz başlamış veya başlamamış konut projelerini yeniden gözden geçirmeleri, erteleme, durdurma ve iptal seçeneklerini dikkate almaları gerekir. Kriz ortamında, bu dört gruptan biri kaybederse, diğerlerinin de kaybetmesi muhtemeldir. İleride daha büyük risk ve zararlar varsa, zararın neresinden dönülürse kardır. Dimyata prince giderken, evdeki bulgurdan da olmamak gerekir.
Açılmış kredilerin vadelerinde ve geri ödeme planlarında iyileştirmeler yapılması kolaylaştırılmalı ve açılacak kredilerde geri ödeme gücü özellikle dikkate alınmalıdır.
Ekonomik durgunluk ile mücadele etmek ve sektördeki, ekonomideki nakit ihtiyaç ve sıkışıklığını gidermek, risk ve zararları minimize etmek için Hükümetin vergi ve SSK primi oranlarını ciddi biçimde indirmesi, vergi ve SSK borçlarını ertelemesi, part-time istihdamı teşvik etmesi gerekir. Ayrıca, kilit önemdeki sektörler için seçici bir teşvik ve destek politikası izlenmesi gerekir.
Unutmayalım ki; geceler gündüzleri, gündüzler de geceleri izler! Günün sonunda önemli olan, karanlığın sizlerden neleri aldığı, aydınlığın ise, sizlere neler kattığıdır.
Murat TENEKECİOĞLU
|